Üreticiden direkt eve teslim olacak sistemler kuruluyor, yerel üretime verilen önem artıyor ve ne yediğimizi biraz daha sorguluyoruz. Ne dersiniz, “Slow Food” hareketini büyütecek miyiz?

Bu soruyu özellikle son üç ayda öyle çok sordum ki! Bu tabakta ne var? Ne yiyorum, üreticisi kim, ulaşabilir miyim? Kalın kalın duvarlar vardı sanki tüketici ve üretici arasında, neyse ki bu dönem bu duvarlar çözülüyor, üretici tüketici mesafesi yavaş da olsa kısalıyor. Üreticiden direkt eve teslim olacak sistemler kuruluyor, yerel üretime verilen önem artıyor ve ne yediğimizi biraz daha sorguluyoruz. Ne dersiniz, “Slow Food” hareketini büyütecek miyiz?

Yavaş gıda anlamına gelen Slow Food Hareketi; aslında bilinçsiz, ayaküstü, hızlı yemek alışkanlığına yani fast food’a karşı bir tepki olarak doğdu. 1982 yılında Roma’da Piazza di Spagna meydanında ilk McDonald’s açılıyor ve hareketin kurucusu Carlo Petrini liderliğinde bir grup tarafından bu açılış büyük bir tepkiyle karşılanıyor. Malum bu işletme, onlar için hızlanan yaşam temposunun ve bilinçsiz yeme alışkanlıklarının temsilcilerinden biri. Buna karşı gelen slow food hareketi ise yavaşlığı, taze ürünü, organik gıdayı, ev yapımı yiyecekleri ve yerelliği savunuyor.

Bu kâr amacı gütmeyen hareket, merkezi İtalya olsa da zamanla diğer ülkelere yayılıyor, dünyanın farklı şehirlerinden şeflerin, yerel üreticilerin ve tüketicilerin katılımıyla büyüyor. “İyi, temiz ve adil gıda” sloganı ve yavaşlığın sembolü olan salyangoz logosuyla çalışmaları günümüzde de devam ediyor. Sürekli yiyerek, ağır ağır ilerleyen salyangoz aslında insanın yolculuğunu da temsil ediyor. Tıpkı bir salyangoz gibi yavaş, temkinli ve kararlı ilerleme, kendinden beklenmeyecek yollar aşma, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakma fikrini destekliyor.

Günümüzde yerel tatların korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için yapılan çalışmalara ön ayak olan slow food akımı aslında sağlıklı beslenme bilincinin de temelini oluşturuyor: Yerel biyoçeşitliliği -ekosistemdeki türlerin çeşitliliği- korumak, tüketicileri fast food ürünlerinin riskine karşı eğitmek, lokal ürünleri kullanmak, geleneksel yemek kültürünü korumak, yemeği farkındalıkla, tadına vararak yemek, birliktelik ve paylaşım slow food’un amaçlarından.

Ayrıca sağlıklı ve hakkaniyetli beslenme kurallarını hayata geçirmek için kurulan Yeryüzü Pazarları (Earth Markets) iyi, adil ve temiz üretim yapan yerli üreticilerin tüketicilerle buluşmasını sağlamasının yanı sıra yöreye özgü gıda kültürlerinin ve biyoçeşitliliğin korunması açısından da önemli bir görev üstleniyor. Türkiye’de Uluslararası Slow Food Hareketi tarafından kabul görmüş Slow Food Foça, Şile ve Gökçeada Yeryüzü Pazarları olmak üzere üç Yeryüzü Pazarı mevcut. Sırada ise Tarsus var.

Yavaş gıdadan yavaş şehre

Bu hareket 1999’da kasaba boyutuna da geçiyor. Dört İtalyan kasabası bir araya gelip Cittaslow (sakin şehir) ağını oluşturuyor. Bu hareket, insanların birbiriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, sürdürülebilir, kendine yeten, geleneklerine sahip çıkan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan kentlerin hedefiyle yola çıkmıştır. Cittaslow hareketinin en önemli amaçlarından biri küreselleşme karşısında birbirine benzeyen şehirlerin özgünlüklerini korumalarını sağlamak. Özellikle tüketimin yaygınlaştığı, turizmin de etkisiyle şehirlerin kendi kimliklerini kaybetmesine karşı bu hareketin benimsenmesi büyük önem taşıyor. Seferihisar, Akyaka, Gökçeada, Halfeti ülkemizdeki “yavaş şehir”lerden birkaçı; Germiyan Köyü ise ilk slow food köyümüz. Üretim tüketim mesafesi kısa, sürecin saydam, ürünün taze ve sağlıklı olması önemli kriterlerden.

Aslında bu hareketle en azından toplumun belirli bir kesimi yediklerinde ve içtiklerinde daha seçici. Hele COVID-19 sonrası! Semt pazarlarında yerel ürünler arayan kişilerin sayısı her geçen gün artıyor. Katkısız ve ilaç uygulaması yapılmamış ürün savaşı devam ediyor. Üreticilere direk ulaşılabilecek şeffaf, üreticisi bilinen online platformlar artıyor. Bu dönem, popüler kültürün de desteklediği tempolu hayatın içinde öylesine ayaküstü beslenen, komşuları, yerel esnafı tanımayan, elinde kahvesiyle işe koşturup durmak bilmeyen modern insan modelinin pek de sürdürülebilir olmadığını anladık.

Ve “Birlikte olmak”: Terra Madre

Terra Madre (Toprak Ana), ilki 2004 yılında olmak üzere her iki yılda bir Torino’da düzenlenen ve dünyanın farklı bölgelerinin küçük üreticilerini bir araya getiren bir gıda ağı. Yüzlerce farklı ülkeden ve kültürden gelen balıkçı, çiftçi, şef, üretici, çoban, akademisyen, öğrenci, yazar ve tüketicileri aynı çatıda buluşturuyor. Aynı zamanda iki yılda bir yapılan küresel toplantıları dışında bölgesel-ulusal toplantılar, yıllık uluslararası aksiyon günü ve gıda sistemi ile ilgili olan bütün uluslararası projelerle bağlantılı etkinlikler düzenliyor.

Bu yıl 8 Ekim’de gerçekleşecek olan dört günlük etkinliğin ardından altı ay boyunca Slow Food ağındaki 160 ülkede dijital ve fiziksel buluşmalarla gıdanın geleceği konuşulacak. Ben bu sene için çok heyecanlıyım. Düşünüyorum da gerçekten de COVID-19’un da etkisiyle adil, temiz ve iyi gıdaya hiç bu kadar ihtiyacımız olmamıştı doğrusu!

Bu yazı 21 Haziran 2020 tarihinde T24.com’da yer almıştır.

CategoriesGenel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir